Eylül 21, 2009

Ders programıma baktıkça içim kararıyor.

2.sınıf oldum, seçimlik derslerden şunu seçicem bunu seçicem diye geziniyordum.
Süpersonik öğrenci sistemimiz gecenin 2 sinde ders seçme dönemini açtığından, 3e doğru arkadaşımın telefonuyla uyandım. "Merve uyan, OİS e gir hemen derslerin kontenjanı doluyor" dediğinde yataktan nasıl kalkıp nasıl sayfayı açtığımı hatırlamıyorum.

Önce zorunlu dersleri seçmece.

Gen.Prv.of Criminal Law *tik*
Gen.Prv.of Obligation Law *tik*
Theory of the State [oley en sevdiğim] *tik!*
Department Elective [ burada uzunca bi liste var. ama ben çoktan 'women s right' seçmeye karar vermiştim. ]


DERSİN KOTASI DOLU!


Nası ya!?

[gecenin o saati zaten uykusuz vaziyetteyken daha üzülemedim. hemen başka bişey seçmek istedim. sistemle aramızda şöyle bir an yaşlandı: ]

+Humanitarian Law ?
-Dersin kotası dolu!
+Military Criminal Law ?
-Dersin kotası dolu!
+Intellectual Property Law ? [Bari bu olsun lan!]
-Mevcut ders saatleriyle çakışıyor.
....

WTF?! En sevimsiz dersleri bile seçmeye razı bi ruh haline girdim ilerleyen saatlerde. Yahu seçimlik ders diyorsun, seçme hakkı vermiyorsun ki salak sistem! Ya karga b.kunu yemediği bi saate koyuyorsun dersi ya kotası doldu diyorsun. Hayır anlamıyorum ders kontenjanları kaçar kişilik de doluyor hemen. Gecenin bir vakti seçim sistemini açmak da ayrı bi zeka pırıltısı. Sanki açıkarttırmaya pey sürüyoruz!

Böylece istemeye istemeye Legal English seçtim. Ha çok kötü değil ama, ben başka birşey istiyordum. Neyse, okuldan soğuttular zaten. [F*ck the system!]

Eylül 20, 2009



Evimde en çok huzur bulduğum yer şüphesiz; odam.
En çok vakit geçirdiğim yer de çalışma masam.
Her ne kadar dağınık(!) olsam da, sağ tarafımdaki kalabalığı seviyorum.
Ve Kafkayı..

Hola! ¿Qué tal?

Eylül 19, 2009

İspanyolca kursuna başladım. Institudo Cervantes de. Daha toplamda 2 gün gittim, ama pek hoşlaştık birbirimizle. Mevcudu az bi sınıfız. Bir de sevimli Jose var, hoca olan (:

Aslında Erasmus programıyla Universitad da Zaragoza 'ya gitmeyi planlıyordum son sınıfta. Cervantes e gitmek istememin sebebi buydu. Ama gözümü korkuttular. Neyse büyük planlar yapmayacağım. Şu okul bi bitsinde, öğrencilik bitmeyeck zaten (:

İlk E.l.f siparişlerimi verdiiim!
(:


Arkadaşlarım e.l.f ürünleri kullanıyorlardı. Üstelik aylardır blogunu takip ettiğim sevgili hesionka nın siparişini görünce aklıma düştü yeniden. Bugüne kadar hiç denememiştim. Taa kii, facebookta freeshipping code u görene kadar :D "Hadi ponyo, göster cengaverliğini!" dedim. Şu an heyecan içinde beklemedeyim!

İşte beklediğim bebekler;

* All over cover stick / fair
* Waterproof eyeliner pen / coffee
* Complexion Perfection
* Hypershine Lip Gloss / flirt
* Brightening Eyecolor / blue moon
* Eyebrow Kit / light

Eylül 18, 2009

Bir süre dinledikten sonra geri dönmekss.
Öhö.
Şu son 2 ayda nasıl dinlendim ama.
Ha bir de blog okudum ben.
Çok zevkliymiş. (:

saat: 02.08

Temmuz 03, 2009



Kafka'dan bir sözle başlamalıydım yazıma. Ne yazık ki "aforizmalarım" yatağımdan çok uzakta. Odam karanlık, bir tek küçük okuma lambam..

Başımda deli bir ağrı var. Pencerem açık, hava almaya çalışıyorum. Temmuz'un sıkıntısı içimi dolduruyor, nefes alamıyorum sanki. Belki de bu benim kendi sıkıntım, Temmuz'a suç atıyorum. Herneyse! Ben Temmuzları sevmiyorum.

Uzamaya başlayan saçlarım ensemi yakıyor. Gelişi güzel topluyorum. Saçlarım kendi renginde değil. Ben de kendi rengimde değilim zaten, ne farkeder. Kalbimi yabancı bir el sıkıyor. Sol ayağım uyuştu.

Günlerimi çok boş geçiriyorum. Saatlerimi harcıyorum bozuk para sanki. Ne çoklar.. Ağır hareketlerim var, dingin değil aksine yorgun. Süslü cümleler kuramayacak kadar yorgun. Babam yokken, iki apayrı kadın var evde. İki mutsuz kadın. İstiyorum ki onu sarayım, güldüreyim. Saçmalıyorum. Sonra bakıyorum dilenerek. Görmüyormusun diyorum, ben kendime yetemiyorum. Gözlerim dolmaya hazır, burnum sızlıyor. Ve ben tek kelime edemiyorum.

Ellerim kirli. Sık sık yıkıyorum. Kuruyor, kirleniyor yeniden. Sıkılıyorum. Rutin davranışlara anlamlar yüklüyor, kendi karmaşamla benzerlikler kuruyorum. Ne saçma. Aslında hiçbir şey yapmıyorum. Tüketiyorum, benim olanı, olmayanı...

Kasenin dibinde bırakılmış çöpsüz üzüm tanesiyim. Bazen yalnızlığı kendime yakıştırıyorum. Bunların hepsinin kendi tercihim olduğunu düşünüp avunuyorum.

Yalnızım. Artık kimsenin hatırını gerçekten merak ettiğim için sormuyorum. Kimseyi dinlemiyorum. Dinliyormuş gibi yapıyorum. Ahmakça kafamı sallıyorum ve yavan yorumlar.. Ben artık kimseyi sevmiyorum. Kimseye birkaç saatten fazla tahammül edemiyorum, boğazımı sıkıyorlar. Zarar vermek, canlarını yakmak istiyorum.

Çok çeşitli insanlar tanıdım. Birbirlerinin türevleri, her birinin söyleyeceği fazladan lafları var. Yüzlerine baktıkça, konuştukça üsluplarında, olmak istedikleriyle aslında ne olduklarının kıyasını yapıyorum. Elimde olmadan yapıyorum bunu. Midem bulanıyor. Hiçbiri gerçek değil. Soğuyorum. Gerçek olmayan anılara, fantastik yaşanmışlıklarına, bekledikleri şaşırma tepkilerini veriyorum. Hoşlarına gidiyor, anlattıkça anlatıyorlar. Bense sıkılıyorum, koşarak uzaklaşmak istiyorum. Ama gideceğim yerim yok, mecburen kalıyorum.

Artık hiçbirşeyimi kimseyle paylaşmıyorum. Kimseye tanıtmıyorum kendimi. Kendilerindne birkaç ipucu veriyorum her birine ayrı ayrı. Beni seviyorlar. Bense hiçbirini sevmiyorum. İstediğimi olma oyunu oynuyorum. Çünkü hepsinden bende var. Bendense onlarda hiç...

Bazen umutlar dağıtıyorum. Duymak istedikleri, hemen benimseyecekleri türden şeyler. Hoşuma gidiyor. Bir anlık sadece. Sonra unutuyorum. Onlarda tabii..

Yatağım sallanıyor. Ben ölümden korkmuyorum. Odamda ıslak bir hava var. Boğazım yapışıyor. Uyumak istiyorum biraz, uyudukça büyüyorum.


M.
"...Hayat dediğimiz bu acayip, bu karmakarışık işte, öyle garip zamanlar olur ki, insan şu koca evreni muazzam bir şaka olarak görür. Bu şakayı pek anlamasa bile, kendisiyle alay edildiği kuşkusuna düşer. Gene de cesareti kırılmaz ve hiçbir şeyi tartışmaya değerli bulmaz. Bütün olup bitenleri, bütün inançları, bütün din ve mezhepleri, görülürz görünmez herşeyi nekadar kaskatı ne kadar yamrı yumru da olsa yutar; sindirme gücü çok gelişmiş bir deve kuşunun mermileri, çakmaktaşlarını yuttuğu gibi. Küçük zorlukları ve beklentileri, beklenmedik felaket korkularını, elini kolunu ve hayatını kaybetme tehlikelerini, bütün bunları ve ölümün kendisini bile gözle görülmeyen ve sağı soğu belli olmayan o ihtiyar şakacının, gülerek attığı birer şamar, keyifli birer sille sayar."

-Moby Dick / H.Melville -

Baba.

Evde babanın tıkırtısını duymak, orda olduğunu bilmek bütün sıkıntımı alıyor.
Sen olmasan yürüyemezmişim, düşermişim gibi geliyor.
Çok cahil hissediyorum kendimi, başka şehirlerde de olsak,
bilmediğimi bilmene, öğretmene güveniyorum.
Herşey ters gidiyorken, tüm limitlerimi tüketmişken,
keyifle gezindiğim bulutumdan düşürülmüşken
senin varolduğunu bilmek yeniden deneyebilme gücünü veriyor bana.
Hep büyü, yaşlan, olgunlaş, çoğal
ama hiç ölme.
Bazen şikayet etsem de, bir adım arkamda olmandır bana bu kararlılığı sağlayan.
Bu kadar açık söylemedim hiç yüzüne,
gerçi sen anlarsın.

Haziran 18, 2009

There is a pleasure in the pathless woods;
There is a rapture on the lonely shore;
There is a society, where none intrudes,
By the deep sea, and music in its roar;
I love not man the less but Nature more..

-Lord Byron

Yoğurtçu.

Haziran 16, 2009

Geçen gün markette yoğurt alırken tanıştım A ile.
Eve gidene kadar konuştuk.
Komik.
Teyzesi mantı yapmış.
Mantıyı bende severim.
Eğlenceli insanları da.
Güldük.
Şimdi gördüm, yarın Ankara'ya dönüyormuş.
İyi yolculuklar diledim.
Güldüm.
...Özlem ne renktir? Babamla duygulara birer renk verme oyunu oynardık: açlık, kıskançlık, öfke, utanç melankoli... Sokakta dolaşırken ya da şöminedeki alevleri seyrederken, birimiz bir sözcük söyler, öteki bir renkle karşılık verirdi: "Susuzluk?" "Eflatun." "Can sıkıntısı?" "Gri." Sonra gece olunca, babam hep aynı şeyi sorardı: "Yatma saati?" Ne yanıt vereceğimi hiç bilemezdim. Yatağa girer, soruyu kafamda evirip çevirirken uyuyakalırdım. Şimdiki gibi, gece ile gündüz arasında yitip gitmiş bir boşlukta uykusuzluğa esir düşmüş bir halde yaşamıyordum o zamanlar. Peki uykusuzluk ne renktir? Ya korku? Ya hüzün?...*



__________________
* Marquez,Eduard; "Brandes'in Kararı" s.21

Viking!

Haziran 15, 2009

Bazen babama diyorum, keşke viking olsaydık. Zaten hep kendimi Wickie, babamı da Halvar gibi görürdüm. Böyle tahta kaselerden yesek, tahta maşrapalardan içsek, gemimiz olsa, korsancılık oynasak, içinde mutlaka kenara sarkmış inci kolye, altın paralar fln olan sandıklar kaçırsak..
Yeni geldim. Kahvemi içiyorum. Espresso Roast.
Mmm..
İçmek kadar, onu sevimli kahve presimde hazırlamaktan da keyif alıyorum.
Bugün 2 film izledim; 'Melekler ve Şeytanlar' ve 'Müzede Bir Gece 2'.
Melekler ve Şeytanlar güzeldi. Geçen hafta sınav için Philadelphia'yı izlemiştim.
Yıllanmış şarap gibi derler ya. Tom Hanks işte onlardan bir şişe (:
Müzede Bir Gece 2 de fena değildi, biraz absürd komedi, pek bu tarz filmleri sevmesem de güldüm, iyiydi :)
Sabah her nasılsa vaktin önce ordaydım, beklerken vakit geçsin diye uykusuz almak için kitabevine gittim, gitmişken bir de kitap aldım tabi :)
'Brandes'in Kararı.'
Eduard Marquez adlı Katalon bir yazara ait.
2005 Octavi Pellissa ödülünü almış. Hemen bu gece okumayı düşünüyorum. Sonra kritğini yaparım.
Ups! İlaç saati.

ADA

Haziran 14, 2009

Bu sene tatil yapamayacağım büyük ihtimalle. Yani aslında bir tatil köyü, beyaz çarşaflı yataklar, tam pansiyon bir tatil arzusunda değilim. Ama 1-2 gün kaçamak yapmak, kafamı dinlemek istiyorum. Bu gün aklıma geldi, babama büyük adaya gitmek istediğimi en azından 1 gece kalmak istediğimi söyledim. Olabilir dedi. Sevindim. Gerçekten aradığım şey, 1 günlük bile olsa uzaklaşmak, yalnız kalabilmek, kafamı dinlemek.. Ucuz, basit bir pansiyonda konaklamak, denize karşı balık yemek, türk sanat müziği dinleyip efkarlanmak.. Of be süper olurdu!

Haziran 13, 2009

Bugün, babam geldi.
Telefonum hiç çalmadı.
Karnım ağrıyor.
Kahve istiyorum.
Bol karamelli.
Ve tarçınlı kurabiyeler.
Garbage dinliyorum.


Love is..

Mayıs 15, 2009

..agreeing to bury the past.*


___________
* Aşk, geçmişi gömmeye karar vermektir.

Mayıs 11, 2009

"Bastığın yerin iki ayağının kapladığından daha büyük olamayacağını anlamak ne büyük mutluluktur.."
-Franz KAFKA-

Mayıs 09, 2009

Yer: Beyazıt
Saat: 08:35


Hafif bir rüzgar esiyor. Mayısın sarısı incecik ısıtıyor ensemden. Mızıka çalıyor sağımdaki bankta oturan adam. Kahvemi yudumluyorum. Kösele ayakkabılar acele acele işe gidiyorlar önümden geçerek. Ben bugün babama yalan söyledim. Yaşlı kadın bankların arasında birikmiş naylon poşetleri topluyor. Çocuklar toplandı bir anda çukurun başına. "Anne, kedi yavruları burda." diye bağırıyor bir tanesi. Hah, birkaç kişi daha toplandı şimdi. "Ben senden önce gördüm" diyor diğeri. Küfür ediyor yaşlı kadın. Neye söylendiğini anlamıyorum. Ne söylediğini de duymuyorum aslında, ama sesinin vurgularından edepsiz birşeyler olduğu belli. Bıraktı elindekini, izmarit aldı yerden. Yüzüne sokak kiri oturmuş, saçları karışık. Benim saçlarım ne kadar uzundu. Tahammül edemiyorum artık uzun saça, kesilsin temizlensin istiyorum. Babama her yalan söylediğimde intihar edesim geliyor. Bir saattir açılmasını beklediğim kitapçı, kepenklerini açtı. Biraz kitap kurcalayayım..

Firar.

Mayıs 07, 2009

..Bazen uzaklaşmak istiyorum.. Gitmek, bir yere ait olmamak, unuttuğum heyecanları başka şehirlerde uyandırmak.. Başka akıllar, başka diller, bedenler tanımak.. Dans etmek istiyorum, saçlarımı savurarak, ıhlamur koklamak şarkı söylemek istiyorum. Büyük büyük gemilerle büyük okyanuslar aşmak, durmadan ağlamak, ağladıkça arınmak..

Şubat 26, 2009

Aru gitti.

14. Şubat

Şubat 13, 2009

Sabah uyanınca ilk mesajı sevgilim babama, ikinci mesajı günün tek anlam ve önemini sahiplenen Ayşe Sultana diğer bir deyişle anneme yollayacağım. Hatta üşenmeyip nefis çikolatalı, muzlu ve bol süslemeli pasta yapacağım. Keki bile ben pişiricem valla. Ya da belki keki hazır alırım, üşendim. Hatta yarın okadar çok şey yapacağım ki uyumalıyım bence. Muhtemelen erken uyanamayacağım için hemen kullanıcı dostu vodafone un güzide servisi zaman ayarlı mesaj uygulamasıyla sabah 8 de iletilmek üzere hazırlayayım.

Baba'ya mesaj: Sevgililer günümüz kutlu olsun babacığım. Seni en çok ben seviyorum.
Anne'ye mesaj: İyiki doğdun süper kadın. İyi ki doğdun ve iyi ki beni de bu arada doğurup dünyanın en güçlü kadın ekürisini oluşturduk. Seni çok seviyorum ayşe sultan.

Bilge Adam.

Şubat 12, 2009

Üç gündür hastane-ev arasında koşturuyorum. Biyokimya, hematoloji, hormon.. 3 ayda bir yaptırmalıyım, ama senede bir kez gidiyorum, o da heyet raporu için, ilaçlarım için. Biraz daha sağlıklı olayım birkaç sene daha vücut tamlığımla yaşayayım diye. Neyse ki bugün bitti. Dün yaşadığım hadiseyi hatırlamak bile istemiyorum. Seneye görüşürüz sayın hemşireler ve saygıdeğer tabip odası.

Bugün çok ilginç birşey oldu aslında. Bundan sebep aylar sonra bu blogu hatırlayıp kurcalamam. Oldum olası pek hoşlaşmayız sanal günlükle. Kareli defter yaprakları ve kurşun kalemle açılır benim sözcük kesemin bağı. Çok demodeyim. Bazen kitap okurken düşünüyorum, benim çocuğum belkide hiç kitap okumayacak, harçlıklarını kitap alabilmek için biriktirmeyecek, kitapçılarda saatlerini önsöz okumakla geçirmeyecek. Tanrım, ne acı! Ben elimden geleni yapacağım çocuk sen merak etme. Deden, annene nasıl kazandırmışsa bunu, bende yapacağım. Herneyse konum bu değildi.

Bugün çok ilginç birşey oldu. Günlerdir hayatıma yeni bir uğraşı sokmaya çalışıyordum. Karar vermeye çalışmak ne lanet birşey. Yapılabilecek en salakça şeyde internetten hobi aramak sanırım. Yapmadım değil yaptım üstelik. Tıklaya tıklaya kendime uygun birşeyler aradım. Sonra bikaç kitap seti indirime girmiş. Oha bunu almalıyım, vaay bu yeni kitaplığımda mutlaka olmalı. nasıl yani Cemal hocanın bu kitabı da mı varmış diye diye kendimi Capacity nin Dnr mağazasında buldum. Daha okumadığım onlarca fıstık kitaplarımın olması gözümün açlığını doyurmuyor maalesef. Yine kızdım kendime, lan yine kitaplarla kontrat imzalayalıp, asosyelleşme tacını kimselere devretmeyeceksin anlaşıldı, dedim. Vazgeçtim, soğudum. 3d puzzle ların olduğu yere gittim. (Üçboyutlu bilmeceler demek isterdim ama çok çirkin oldu, vazgeçtim.) Hepsini yaptım ben bunların yahu, şu kasınç olanlarında fiyatalrı tuzluymuş dedim. Almayacaktım zaten, iş olsun diye baktım ve gerekli bahanemi bulup hemen olay yerinden uzaklaştım.

Derken.. Only You parçası eşliğinde ellerini saçlarında gezdirerek ahenkle yürüyen yağız delikanlıyla göz göze geldik. Hahaha.. Keşke böyle olsaydı ama olmadı. Orta yaşlı tabirinin espri olacağı kır saçlı,gözlüklü ve az sonra bilge kişiliğini farkedeceğim beyfendi 'pardon küçükhanım eşyalarınızı dökesaça yürüyorsunuz' dedi. Eğildim, hep belim açılır diye bir elimi belimde tişörtümü çekiştirerek eğildim. Halim çok komikti. Selam verir gibi duruyordum, elimi çektim belimden çarçabuk topladım. Güldü. Özgürlüğün geleceği yoktu, dedi. Pardon dedim. Kitabınzı küçükhanım, yoksa siz okumuyormusunuz onu dedi. Utandım. Nasıl okumuyorum lan, hepsini okudum ben Cemal hocanın kitaplarının, hepsini tamammı hepsini buna yeni başladım, demek istedim, demedim. Ha evet dedim kabaca. Zoraki okuyorsunuz anlaşılan dedi. Güldü. Hayır dedim, Spinoza üzerinde inceleme yapıyorum, dedim. Bariz yalandı, hocama hayranlığımdandan ne yazmışsa bulup okuyorum diyemedim, ne olur detaylı birşeyler sorma sorma diye umut ettim içimden. Sormadı. 'Ya Schopenhauer ?' dedi. Kalakaldım, belli etmemek için hemen Arthur un tek bildiğim güzellik ve estetikle ilgili aforizmasını yarım yamalak söyledim. Güldü. Anladı bence, üzerime gelmedi ama. 'Felsefe mi okuyorsunuz, psikoloji mi haha yoksa tahmin edeyim işletmeci mi olacaksınız, yazık küçükhanım' dedi. Hahaayt dedim içimden şimdi kasılma sırası bende. 'Hukukçuyum.' dedim. Ama öyle bir dedimki yani sanki anayasa mahkemesi başkanıyım, öyle bir hava estirdim. 'İşletme okusaymışsınız keşke.' dedi. O an, dizlerimin bağı çözüldü, kulaklarım uğuldadı. Hiçbirşey diyemedim, kahroldum resmen. Güldü bilge adam. 'Bence okumaya devam edin, hatta hep okuyun, hiç bırakmayın.' dedi. Hoşçakalın da dedi aslında. Şimdi düşünüyorumda belkide bukadar Uğur Polat vari bir ses tonuyla yada bukadar düzgün bir imlayla didaktik bir tavsiye değildi. Ama ben öyle hissettim. Kahramanlaştırdım hemen.

Şimdi başka birşey aramıyorum, başka bir uğraşı, okuyorum kaldığım yerden. Teşekkürler bilge adam.
 
◄Design by Pocket